Murat Ekşioğlu İran Gezi Notları

6 Nisan 2016

367 görüntülenme

Bu kez Vodafone Oksijen Grubu'nun Bölüm Başkanı K.Murat Ekşioğlu'nun bir seyahat yazısını kendisinin izni ile sizlerle paylaşıyorum.

Murat Ekşioğlu'nun kaleminden;

Ortaokul’da, Fransızca öğrenmeye çalışırken, eğitim kitaplarımızın birinde hikaye İran İsfahan’da geçiyordu. O zamandan beri içime işlemişti bu otantik ülkeyi gezme ve bu güzel kültürü tanıma isteğim. Sonra 1979’da haberlerden okuduk ki İran’a bir şeyler oldu ve dini bir devrim yaşandı ve ülke altüst oldu, her devrimde olduğu gibi. Ülkeden kaçanlar ve çoğunlukla Türkiye’de geçici olarak yerleşen İranlılar, haberlerde çıkan köktenci devrimin dini yayılmacılığı ve bir sürü “kara” haber... Oluşan imaj, hep kaçılacak bir ülke olduğu. Bu ülke hakkında en ufak detaylı bir bilgi sahibi olunmadan oluşan/oluşturulan yargılar, fikirler... Dini karanlıktan bahsederken bazı ülkelerdeki sünni islamın çok daha vahim karanlıklarını görmemezlikten gelip, şii bir İran’ı hep karanlık gösteren algılar...

Tüm bu karmaşık duygular içinde, küçüklüğümden beri içimde kalan tutkumu en sonunda gerçekleştirerek Haziran 2014’te 8 günlüğüne İran’ı, Fars kültürü çerçevesinde biraz olsun tanıyabilecek bir geziye çıktım (Özcan Yurdalan liderliğinde Fotoğraf Gezginleri etkinliği) ve gördüklerim şahit olduklarım, belki bazı yargılarımı değiştirmese de, bazı açılardan tam bir şaşkınlık ve hayranlık yarattı bende, özellikle kendi ülkemle karşılaştırınca... Mesela kadının yeri... Şeriat düzeni içinde yaşayan bir ülkede (a)normal beklentinin çok daha üzerinde, kadının toplumda yeri var, tüm günlük hayatın içindeler. Bu şaşırtıcı olguyla orada karşılaşmak hoş bir sürpriz oldu benim için.
İran ve Fars kültürü ağırlıklı bu yazımda, herkesin Google/Wikipedia çerçevesinde bulabileceği bilgiler dışında bir yazı oluşturmaya çalıştım. Tabi ki oldukça sübjektif, bana ait görüşler ve yargılardan oluşan bir metin. Ama umarım, bu yazım ile beraber, İran’ı gezecek okurları, yıllarca bizlerde oluşturulmuş önyargılardan uzak bir bakış açısının da olabileceğinden hareketle bu güzelim otantik ülkeyi daha farkli bir gözle görüp gezer ve değerlendirirler.

Şiraz
Şairlerin, şiirin, gül ve bülbüllerin şehri olan Şiraz, eski dönemin eğitim ve kültür merkezi olmuş. Sanata bu yakınlık ve şiirin bu kabulü, şehri çok farkli bir boyuta taşımış aslında. Hafız ve Sadi, şiirin iki çok önemli ustası, Şiraz’ın dünyaya kattığı değerler. Hafız’ın gül bahçeleri içindeki mezarını ziyaret ettik ve ben şiire olan hayranlık ve merakın bu şehirden nasıl dünyaya yayılmış olabileceğini gördüm. Bir sürü insan, ellerinde Hafız’ın kitapları, mezarının başında oturmuş, şiirlerini okuyor, yorumluyor, anlatıyor yanındakilere... İnanılmaz hoş bir görüntü idi... Ya çalan musiki... O ses aldı götürdü, uzandık bir yere ve saatlerce kala kaldık o bahçelerde...
Şiraz daha pek çok gezilecek yerleri ile rüya gibi bir şehir. Kerim Han kalesi, Vekil Camii, Nasır-El Mülk Camii ve en önemlisi, inanılmaz etkileyici Şah-ı Ceragi... Seyid Mir Ahmed’in türbesi ama yapının mimari güzellikleri etkileyici. Keza caminin içi de... Ayna parçaları ile yapılmış mozaik doku karşısında çok şaşırıyor insan, böyle bir yapıyı hiç bir yerde görmemiştim daha önce.

Persepolis
Şiraz’dan Yezd’e doğru 1 saatlik olda, ismi çok bilinen Persepolis şehrine varıyoruz. Pers imparatorluğunun altın çağını simgeleyen kent, M.Ö.512’de kurulmuş ve yazlık başkent olarak kullanılmış. Halen ciddi restorasyon çalışmaları devam eden bu muhteşem antik kent’de bulunmak tüm bu ihtişamlı geçmişi düşünmek kadar, görece daha yakın zamanda vuku bulan bir başka tuhaf olayı da hatırlatıyor: 1971 yılında kutlanılan Pers imparatorluğunun 2500. Kuruluş yıldönümü. Bu kutlamalar için yaptırılan yapılar/tribünler de halen şehirde sessizce duruyor, çünkü bu inanılmaz uzun süreli imparatorluk aslında islam devrimi ile son bulmuş durumda.

Yezd
UNESCO’nun beyan ettiği şekilde, dünyanın, halen hayat devam eden en eski yerleşim birimi Yezd şehri, 7000 yıllık tarihi ile hala ayakta, canlı. Çöllerin kesişim noktasında bir vaha noktası, Hindistan’dan gelen ve Anadolu’ya ya da Arabistan’a ayrılan İpek Yolu’nun çok önemli kavşaklarından birisi. Kentin girişinde, Zerdüşt dini otantik mezarlığı olan Sessizlik Kuleleri ile karşılaşıyoruz. Bu çok eski dine göre, doğa ne olursa olsun temiz tutulmak zorunda, bu yüzden su, temizlik ve doğa konusunda oldukça ileri alışkanlıkları ve kuralları yanında, toprağı kirletmemek adına ölülerini vahşi kuşlara yem olmak üzere bu kulelere kaldırıyor olmaları, ciddi şaşkınlık ve ürperti yarattı bende. İslam devrimi sonrası bu dini ritüellerinin bırakılması istenmiş ve o tarihten sonra, yine aynı bölgedeki yerleşik mezarlığa, ancak önce betona gömüp sonra toprağa vermeye başlamışlar. Çevreci hassasiyetler konusunda ilginç bir din ve çöl ortasında tedariği çok zor su için de inanılmaz hassaiyetler yaratmışlar. Şehre getirilen su, bir şekilde tüm evlere ulaşacak şekilde yeraltı sistemlerinden geçiyor ve bir evden diğerine akıyor. Bu yüzden suyun kirletilmemesi ve ihtiyaç kadar alınmasına özen gösterilmesi çok önemli. Tüm bunların yanında, yanlış bir inançla ateşe taptığı zannedilen, aslında tapmak yerine çok özel bir yere konumlandırarak saygı gösterdikleri ateş için de ilginç yaklaşımları var. Zerdüşt tapınağında yanan ateş yüzyıllardır yanıyor ve hiç sönmeyecek şekilde rahipler tarafından sürekli besleniyor. 

Mimari olarak dikkatimi çeken bir başka nokta, evlerin havalandırılması ve serinletilmesi için kullanılan yöreye özgü tipik badgirler: bu bacalar ilginç ve başarılı fonksiyonlarının yanında, yapılara çok değişik ve güzel bir hava ekliyorlar.
İslami eserler açısından, Cami Mescidi, Amir Çakmak yapısı oldukça ilginç yapılar. Dar sokakları ve çarşı girişleri ile inanılmaz görüntüler veren ve fotoğraf çekimi için sayısız fırsatlar sunan bir şehir Yezd. Son olarak, gençleri spor yaptırarak dine yakın tutma gibi bir anlayışla olduğunu tahmin ettiğim Zorhane çalışmasını seyretmeye gidiyoruz. İlahi eşliğinde ağır spor yapmak gibi bir aktivite, her mahallede olmasına çalışılan çok akılcı bir antrenman türü... 

İsfahan
Safavilerin efsane başkentleri, şiirsel bir şehir. Zayende nehri kentin içinden akıyor, biz oradayken kurumuştu ancak üzerindeki köprülerden Siose ya da Siosepol köprüsü çok güzel 33 gözlü anlamında bu köprünün kemer altları, öğlen sıcağından kaçış için çok hoş ortamlar oluşturuyor. Sıcaktan bunalmış şekilde kemer altlarından geçip bir yerlerde soluklanırken, çok hoş bir sürprizle karşılaştık: gazel okuyan iranlılar... Soluklanmaya oturup uzun uzun, farsça gazelleri uzun süre hüşu içinde dinledik. Biri biterken diğeri başlıyordu ...

İsfahan şehrinin en bilinen yeri, Nagş-e Cihan Meydanı, dünyanın bilinen en büyük avlusu. Meydan insan seli ile dolu, oturanlar, dinlenenler, piknik yapanlar. Avlunun çevresi kapalı çarşılar ile çevrilmiş ve içiçe pek çok çarşı, birbirine bağlanmış. Saatlerce gezmiş olmama rağmen bitiremedim. Fotoğraf açısından da inanılmaz görüntüler söz konusu.

Kaşhan
İsfahan’dan Tahran’a giderken nerdeyse yolun ortası, çölün tam ortasında, hayatı çok yavaş yaşayan bir şehir Kaşhan. M.Ö. 4.yy’a dek uzanan bir tarihi var, Selçuklular zamanında parlamış, 1779 depremi ile tamamen yıkıldıktan sonra, tekrar ayağa kalkmış ama sanki tarih o anda donmuş ve Kaşhan o yüzyılda kalmış gibi.. Kapalı çarşısı çok etkileyici idi, kendimi 1600’lere gitmiş hissettim. Büyüleyici bir ortam ve eskinin izdüşümleri sanki her yerde idi. Çarşı kalabalığı zaman zaman artsa da, hayat hiç aceleci değil: herşey aheste aheste...Modernizm’den etkilenmeyi red etmiş bu şehirde eskinin dokusu üzerinde kalmış gibi. Varlıklı ailelerin yaptırdığı evlerden bir örnek olarak Khan-e Tabatabei’yi gezdik ve oymaları, kabartmaları ile ince sanatından çok etkilendim. 
Diğer çöl şehirlerine benzer şekilde, soğutma-havalandırma amaçlı badgirler burada da kullanılmış. Doğa ile savaşırken, bazen kimin kazandığı çok net değil, çölleşme ile mücadelede Kaşhan evleri bir kabullenme yaşamış sanki. Kumun altında kalan yerleri dayanmış ama kumun üstünde kalan ne varsa çöl ve rüzgarın erozyonundan zarar görmüş. Doğal bir kuma gömülme mi, yoksa bilinçli bir mimari tercih mi, bilemiyorum ama evlerin belirli bir kısmının yer altında yapılmış olması ve 10-15 mt aşağıda geniş avlular sayesinde, dışarısının cehennem sıcağından hiç etkilenmeden oldukça rahat bir soluklanmak ve dinlenmek mümkün oluyor.

Seyahat sırasında aklınızda bulunması gerekenler

Uyarılar
Giysiler için yerel hassasiyetlere saygı gösterilmeli, her yerde olduğu gibi. Tam örtülü bir saç kapama sadece İran batısından gelen yerel arap azınlık veya arap turist azınlıklar için geçerli sanki, çünkü “perçem açıkta” bir saç örtme modeli çok yaygın. Çarşaf yaygın olarak kullanılsa da, İsfahan, Şiraz gibi şehirlerde bırakın çarşafı, genç kuşakta gördüğüm şıklık oldukça şaşırtıcı idi. 
Kıyafet konusunda kısıtlar sadece kadınlar için değil tabi ki, erkekler açısından da, kökeni islami olmadığını düşündüğüm, yerel Anadolu adetlerine yakın hassasiyetler söz konusu. Uzun bile olsa, şortlu hiç bir erkek görmedim, hatta kısa kollu gömlek/tişört bile oldukça azınlıkta.

Tavsiyeler
Gezi zamanlaması açısından ilkbahar ve sonbahar ideal zamanlar. Yaz gezileri mümkünse düşünülmemeli, özellikle bahsettiğim güzergah enlemlerinde gezi yapmayı planlayanlar için. Uzun yürüyüşler için, outdoor kıyafetler ideal, hafif, sıcak tutmayan türden. Kot vs türü giysiler tam bir yük. Yerel geleneklere uygun giyime dikkat edilmeli. Turizm konusunda oldukça bakir olmasından da hareketle, İran halkı inanılmaz sıcakkanlı. Sıcak ve samimi bir duruş karşısında oluşan pozitif enerjiyi tanımlamam imkansız, hele ki benim Türk kökenlerimi öğrendikleri zaman. Fotoğraf çekecekseniz, askeri ve yasak yerler hariç, her yer rahat rahat fotoğraflanabilir. Yerel insanları çekmekte hiç bir sorunla karşılaşmadım, ama nezaketen sesle, gözle, işaret dili ile izin almaya özen gösterdim. Ayrıca, çekilen fotoğrafları göstermek ve belli belirsiz onaylarını almak hem çok kolay hem de çok sıcak karşılıyorlar. Şaşırtıcı şekilde, özellikle gençler sosyal ağları kullanıyor ve fotoğraflarını kendilerine göndermeniz için size online kontak bilgilerini veriyorlar.

Camilerin hepsi gezilebilir, Şii kültürünün insaniliği, bizdeki katı Sünni adetleri düşününce, çok farklı. Rücu taşları ile ilk defa karşılaştım burada, sepetler kutular içnde girişte duran bu yuvarlak taşlardan alıp, rücu noktasına bu taşları koyuyorlar ve secde ederken, taşa alınları tamamen değiyor. Bu taşın sınırladığı alan ibadet alanı ve bu çerçevede saydı ile ibadetlerini yerine getiriyorlar. Dışı ise, serbest bölge gibi, önlerinden çocuklar, gezginler, turistler geçiyor ama namazlarına bozulmadan devam edebiliyorlar, sunni geleneğin aksine.

Nerde ve ne zaman yemeli
İran’da, tüm güzergahta yemek inanılmaz ucuz ve genelde çok lezzetli ve doyurucu. Acem pilavı olarak bildiğimiz safranlı pilav her zaman için beni şaşırtmıştır ve et yemekleri yanında verilen bu pilav her zaman çekici bir katkı olmuştur. İçecek olarak pet veya şişelerde satılan ayran, sıcak çöl ortamında çok rahatlatıcı oluyor. Ambargo sebebi ile Amerikan markalarının girmesi imkansız iken, kola çeşitlerinin aslına çok benzer şekilde taklit modda üretilip satılıyor olması beni şaşırtmıştı ama İran kültürünü tanımaya çalışırken, bu “medeni dünya” nimetlerine uzanmayı hiç tercih etmedim.
İsfahan’da seyahat geçiştirmelik öğle yemeği malzemeleri alırken, aldığımız beyaz peynirlerin fazlalığına takılıp, “fazla almayın, grubunuza şu kadar yeter, yazık sonra fazla gelir atarsınız” diyerek, tok gözlü ve dürüst bakkalın samimiyetini de pek unutamam. Yokluğun ve ambargonun getirdiği bir dikkat mi, tüketim toplumu haline gelmemiş olmak mı, belki de hepsi...
Sıcak mevsimde gidiliyorsa (Nisan-Ekim), öğle yemeklerini hafif ve bol su/ayran ile geçiştirmek ve doyurucu yemeği aksam seansına bırakmak en akıllıcası olacaktır.

Yorum Yaz

Aşağıdaki formu doldurarak yorum bırakabilirsin. Kişisel bilgilerin başkalarıyla paylaşılmaz.

Yorumun gönderiliyor. Sayfayı kapatmamalısın.
Captcha

Yorumlar

Hiçbir yorum bulunmamaktadır